www.kesfetmekicinbak.com


Bukalemun -
Sanal Yeşil Atlas


Doğa Ansiklopedisi
Türkiyede Korunan Alanlar
Doğa Korumacı Kuruluşlar
Doğa Koruma Kılavuzu
Kuş gözlemcisi olmak istiyorum
E-Kart Gönder
İletişim
Üye girişi

ARA


YeşilAtlas Arşivi
TÜM SAYILAR !
Doğa için şikayet dilekçesi
nasıl yazarım
Doğa koruma ailesine katılın!
İl il doğa korumacılar
  Ziyaretçi Defteri
 

Miras Coğrafyalar

Türkiye'de bugüne kadar 266 Önemli Doğa Alanı tanımlandı. Bu alanlar ülkemizin yüzölçümünün yaklaşık yüzde 19'unu kaplıyor. Onlar etkili korunabilirse canlı türlerinin, doğal kaynakların ve geleneksel yaşam biçimlerinin yok oluşunu durdurmak adına büyük bir adım atılmış olacak.

Benim ilk tanıştığım ve sevdiğim miras coğrafya, Gediz Deltası. İlk 1988'de gittim oraya. Dersler bitmiş, yıllardır beklediğim an gelmişti. Heyecandan bir önceki gece yatakta dönüp durmuştum. Ama sabah olduğunda en ufak bir yorgunluk hissetmiyordum. Öğleyin eski okulumdaki Alman biyoloji öğretmenimle buluştum. Öğretmenim direksiyonda, bir arkadaşı önde, ben arkada yola koyulduk.
Aklımızda, gittiğimiz yerin adı `İzmir Kuş Cenneti' vardı; coğrafyanın gerçek adı değil. Çünkü o zamanlar bu yerin coğrafi olarak aslında Gediz Deltası olduğunu bilmiyordum. İşin doğrusu zaten bizim için nereye gittiğimiz de çok önemli değildi. Kendi adıma ben, bulunduğumuz mekândan çok, göreceğim kuşlarla ilgileniyordum.
Onları ilk gördüğümde kıpırdayamadım. Benim için o güne kadar birer renkli resim olan kuşlar, artık gerçeğin ta kendisi olmuştu. Tuhaf bir şekilde aynı hazzı arabadaki diğer iki kişi de hissediyordu. Tüm günü İzmir Kuş Cenneti adı verilen koruma alanında dolaşmakla geçirdik. Güneşli bir sonbahar günü evimin çok yakınında bir yerde onlarca kuş türü görmüştüm. O günü, hayatımın en güzel günlerinden biri olarak hatırlarım. Çünkü ilk defa doğayı bir kitap sayfasında değil, ta kendisinde bulmuştum.
Aradan çok zaman geçti. Yıl 1994 oldu ve ben kuş cennetini unutamadım. Alman öğretmenim Kenya'ya taşındığı için ve benimle aynı hisleri paylaşan bir arkadaş bulamadığımdan çok sık gidemiyordum oraya.
Bir eylül sabahı erken kalkmış, kuşları ve öteki hayvanları anlatan ansiklopedileri okuyordum. Aynı satırları onlarca kez okumaktan sıkılmıştım ve bu nedenle farklı kitaplardaki bölük pörçük resimleri bir araya getirerek kendim için eksiksiz bir rehber hazırlıyordum. Birden içimin bunaldığını fark ettim. Kitaplar artık yetmiyordu. Çantamı suyla doldurup, içine bir dosya, kalem ve Rus dürbünümü sıkıştırıp İzmir'in ilçesi Çiğli'ye giden otobüse atladım. Yolda kendi kendime bir karar verdim. Kitapları bir yana atıp, doğanın kendisiyle buluşacaktım. Arabam yoksa yürüyerek, gerekirse risk alarak ve gerekirse doğada yanlız kalmayı öğrenerek Kuş cennetine iki yıl boyunca düzenli gidecek ve buradaki kuşlarla ilgili bir makale yazacaktım; tıpkı okuduğum makaleler gibi. Kararım kesindi.
Çiğli'de indim. Kuş cenneti giriş kapısındaki Sasalı köyünün dolmuşuna bindim. Alana gelince kapıdaki bekçiye kararımı söyledim: `Ben burda iki yıllık bir kuş araştırmasına başladım. Tıp fakültesinde öğrenciyim. Tüm alanı yürüyerek gezeceğim. Ve iki yıl sonra da bir makale yazacağım.' Bekçinin bana gülüşündeki anlamı ancak bugün çözebiliyorum. Genç, heyecanlı ama her şeyin ötesinde de saftım. Sessiz sedasız kuş cennetinin kapısından içeri girdim. Bu açık ve bol güneşli yerde beni kimse tanımıyordu. Ben de zaten insanlarla hiç ilgilenmiyordum. Ve o gün kilometrelerce yürüdüm; nereye gittiğimi, nasıl bir metotla araştırma yaptığımı dahi bilmeden. Tek yaptığım şey gördüğüm her kuş topluluğuna bakmak, ismini ve sayısını bir kâğıda not etmekti. Çok sayıda kuşla karşılaşmanın bana verdiği hazla sürekli gülümsüyordum. Hissettiklerimi kimseye anlatamamak ise bir o kadar can sıkıcıydı.


Gediz:
Hislerim ve gözlemlerim beni yanıltmamıştı. Kuşlar yaşamak için Bostanlı kıyılarından, Foça'daki tepelerin güneyine kadar çok geniş bir kıyıyı kullanıyorlardı. Dahası, koruma alanının dışında kalan yerler pek çok tür için koruma alanının içine oranla daha değerliydi. Üzerinde dolaştığım topraklar Gediz Nehri'nin binlerce yılda biriktirdiği alüvyonlarla oluşmuş bir deltaydı ve bu coğrafyanın yok olması, buradaki canlıların yaşamlarını tehlikeye atıyordu.
Tüm bunları anladıktan sonra hem Gediz Deltası'na hem de diğer bütün doğal alanlara farklı bir gözle bakmaya başladım. Canlılık denen şey, sadece coğrafyanın izin verdiği ölçüde şekilleniyordu. Dağlar, nehirler, ovalar, denizler ve diğer tüm coğrafi oluşumlar adeta canlıların var oluş gerekçesiydi. Bu gerekçenin, yani coğrafyanın ortadan kalkması, kaçınılmaz bir şekilde kuşların ve diğer bütün türlerin yok oluşuyla sonuçlanıyordu.
Önceleri bir coğrafyanın ortadan kalkmasının çok da kolay olmayadığını düşünüyordum. Sonra bunun çok basit olduğunu yine Gediz Deltası'nda öğrendim. Bu delta tüm canlı türleri için bir miras coğrafyaydı. Ancak bu türlerden sadece biri, bu topraklardaki binlerce yıldır süren oyunu bozmaya karar vermişti.

Flamingoların Anadolu'daki en büyük alanlarından biri Gediz Deltası. Bölgede yürütülen yanlış politikalar sonrası deltadaki doğal yapı bozulma noktasına geldi. Göster
Deltada 212 Gün
O yürüyüş hayatımın en uzun yürüyüşü oldu. Gediz Deltası'nda iki yılda toplam 212 gün geçirdim. Bekçiler artık arkadaşım olmuştu. Mevsimlerin hayatın üzerinden gelip geçişini, tüm canlıların buna nasıl uyum gösterdiğini, sarı kuyruksallayanların kışın göç ettikten sonra, yaşadıkları yerlere çayır incirkuşlarının gelişini, ilkyazla birlikte yumurtadan çıkan yavru sumruları, kuş cenneti denen bu yerdeki renkli yaşamın oluşmasının tek nedeninin Gediz Nehri olduğunu, hiçbir canlının bir yerde tesadüfen bulunmadığını, doğada her şeyin kusursuza yakın bir denge üzerinde durduğunu, insanın bu dengeyi unutarak yaşayan ilk ve tek canlı türü olduğunu ve ne kadar çabalasam da doğa hakkındaki bilgimin hep az olacağını bu 212 günde öğrendim.
Gediz'in deltasından ayrılırken okuduğum bütün kitaplara ve gittiğim tüm okulların toplam müfredatına sığmayacak kadar büyük ama bir o kadar da basit bir bilginin varlığını öğrenmiştim. O zamanlar bu bilgiyi tanımlayamasam da şimdilerde ona `Doğa Dili' diyorum. Bu, bütün kuşların, ağaçların, çiçeklerin ve böceklerin yaşayarak konuştuğu bir dil. Bizim ise yaşarken unuttuğumuz en güçlü yeteneğimiz.
Deltada geçen o 212 gün bana, dürbünümle baktığım kuşları, etraflarındaki coğrafya ile birlikte görebilmeyi öğretti. Artık sadece kuşlarla değil, onlara yaşam veren doğal alanlarla da ilgileniyordum. Böyle olunca, işin içine insan da girdi. Doğadaki canlılar güzel ve etkileyiciydi. Her biri yaşamak için yeterince büyük doğal alana muhtaçtı. Ama insanlar bu alanları yok ediyordu.
Hatalı Cennet
İzmir Kuş Cenneti'nin sınırları çizilirken bir hata yapılmıştı. Kuşlar buraya bir delta olduğu için geliyorlar ve elbette kuş cennetinin cetvelle çizilmiş sınırlarını tanımıyorlardı. Koruma alanında güvence altında ürediği sanılan pek çok türün, gün içinde beslenmek için deltanın diğer yerlerine gittiğini gözlemliyordum. Zamanla fark ettiğim bir şey daha vardı: Bizler deltanın bir köşesine kuş cenneti derken, koruma alanının dışındaki diğer yerler aynı kuşlar için gerçek bir yeryüzü cehennemiydi. Bu beni çok rahatsız ediyordu çünkü kuşlar için aynı öneme sahip bu alanlar korunmuyordu.
Anlaşılan iş daha da büyüyecekti. Neyse ki geçen zaman içinde boş durmamış, okulda bir kuş gözlem topluluğu kurmuştum. İlk toplantımıza sadece bir kişi gelse de, sonradan küçük ama çalışkan bir grup haline dönüşmüştük. Artık gördüğüm kuşlar için tek başıma sevinmiyordum. Hatta şans eseri Ankara Kuş Gözlem Topluluğu ve Doğal Hayatı Koruma Derneği'ndeki kuş gözlemcileriyle de tanışmış, onlarla telefonlaşmaya, gözlemlere çıkmaya başlamıştım. Almanya'daki bir derginin editörü de `eğer bir gün tamamlayabilirsem' makalemi basacağını bildiren bir mektup göndermişti. Bu arada kuşları görme ve tanıma merakım eskide kalmış, yerini yavaş yavaş coğrafya tutkusu almaya başlamıştı.

Göster
Molozlar Arasında
Ateş düştüğü yeri yakar, moloz ise düştüğü kuş yuvasını. Çiğli Belediyesi, Çiğli Bataklığı'nda inşaat çalışmaları yapmaya başlamıştı. Molozların kuş yuvalarını ezdiği günlerden birinde ben de oradaydım. Mahmuzlu kızkuşları ve uzunbacaklar bataklığın üzerinde uçuşup feryat ediyorlardı. Gediz'de çok şey öğrendim dedim kendi kendime. Bunlardan biri de insanın eğer isterse her şeyi yok edebileceğiydi. Peki dedim, yanlış nerede, suçlu kim? Bu kuşlar ve henüz uçamayan yavruları neden yok olmalı? Şu kamyonu süren adam, neden tetikçi olmalı? Ben, neden seyirci kalayım olan bitene?
O gün oracıkta koca bir deltanın yok edilişinin başlamasına şahit olmuştum. Gediz milyonlarca kum tanesini yığarak binlerce yılda meydana getirmişti bu miras coğrafyayı. Aynı mirası, insan birkaç saatte binlerce ton molozu yığarak yok ediyordu; sonsuza kadar.
Yakmak kolay, yapmak zor, dedim kendi kendime. Peki ya benim nasibim yakmak mıydı, yoksa yapmak mı?

Öteki Miras Coğrafyalar: Önemli Kuş Alanları
Gediz Deltası'nın bazı yerleri için belli ki geç kalınmıştı. Benim nasibim ne olursa olsun, coğrafya kaybedecekti. Gediz Deltası'na komşu koskoca Çiğli Bataklığı iki yılda yok oldu. Şimdi yerinde evler, sinemalar ve parklar var. Bataklığın ortasından çift şeritli bir yol geçiyor. O yoldan her geçişimde mahmuzlu kuşların üzerimde çığlıklarını hatırlarım. Kendimi en azından başka coğrafyaların korunması için çalışıyor olmakla teselli ederim.
Okuldan mezun olduktan sonra artık doğanın korunmasından başka hiçbir işle ilgilenemeyeceğimi biliyordum. Aradan geçen zamanda Doğal Hayatı Koruma Derneği'nden Murat Yarar ile tanışmış, Önemli Kuş Alanları Projesi'nde gönüllü çalışmıştım. Proje sayesinde Anadolu'nun hiç bilmediğim yerlerine gitmiş, daha nice miras coğrafya olduğunu görmüştüm. Hepsi Gediz kadar talihsiz olmasa da, büyük bir kısmının koruma statüsü yoktu.
Bu arada 1997 yılında yayımlanan Önemli Kuş Alanları kitabında İzmir Kuş Cenneti'nin adının Gediz Deltası olması ve sınırlarının tüm deltayı içermesi için Murat'ı ikna etmiştim. Diğer yandan, Gediz Deltası'ndaki koruma alanının sınırlarının büyütülmesi için de resmi başvurulara başlamıştık. Uzun süreden beri aklımdaki makalemin de Eylül 1994'te yayımlanması başvurumuzu bilimsel destekliyordu. Bir gün Gediz'in ve diğer tüm önemli kuş alanlarının korunacağına inanıyordum.

Anadolu Alevi
Yıllar aynı telaş içinde akmaya devam etti. Anadolu'ya doğru koştukça onun içinde kayboluyordum. Ege'nin denizinden ve yeşil makisinden sonra, Orta Anadolu'nun bozkırlarıyla tanıştım. Bozkırları, Akdenizin dağları ve ormanlarıyla buluşmam, Güneydoğu Anadolu'daki ilk kuş araştırmalarım, Karadeniz Bölgesi'nin ormanlarında kaybolduğumuz yolculuklar takip etti. Her gittiğim yerde aynı ateşi buluyordum. Kuşlar, ağaçlar, bitkiler ve insanlar coğrafyaya işlenmiş bir nakıştı aslında. Coğrafya doğanın dibinde konuşuyor, ben ise hayranlıkla onu dinliyordum. Anadolu alevi dört bir yanımı sarmıştı. İşin çapı Gediz'i çoktan aşmış, kuş alanlarını dahi geçmişti. Doğduğum toprakların her köşesi bir miras coğrafya ile bezenmişti. Bitkiler, hayvanlar ve insan soyunun geliştirdiği en mütevazı medeniyetler göz göz açmışlardı. Ancak hepsi yaralı, hepsi dertli, hepsi yardıma muhtaçtı. Acının ve güzelliğin ayrılmaz bir ikili olduğunu Anadolu öğretti bana.
İş büyüktü, ama bir yerden başlamak gerekiyordu. En azından Anadolu'da görüp yaşadıklarımızı daha çok insana anlatabilirdik. Üstelik artık yalnız da değildim. Her birinin zihninde `kendi' Gediz Deltası olan pek çok doğa korumacı dostum vardı. Sayımız az da olsa, yaptığımız işe inanan bir ekiptik ve istersek bir şeyleri değiştirebilirdik.
Derken bir gün, o zamanki adıyla Çevre Bakanlığı'ndan bir haber geldi. Bakanlık, Gediz'in korunmayan yerlerinde yapılmak istenen İzmir Limanı'nın inşaatına onay vermemişti. Deltada eski koruma alanına oranla çok daha büyük bir bölge Ramsar Alanı olarak koruma altına alınacaktı. Bu sefer geç kalmamıştık. Ankara'da, İzmir'de ve İstanbul'da yaptığı işe inanan küçük bir ekip bir miras coğrafyanın kaderine yön vermişti. Öyleyse hepsi için umut vardı. Ve bunun peşinden gitmeye değerdi.

Pembe İçgüdü
İşe tüm miras coğrafyaları tek bir haritaya oturtarak başlamalıydık. Tüm Türkiye bu alanları bir arada görmeliydi. Yıl 1999 oldu. Doğal Hayatı Koruma Derneği'ndeki herkes bu konuda hemfikirdi. Ancak haritayı tam olarak nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Önemli kuş, denizkaplumbağası, Akdeniz foku ve daha o yıllarda belirlenmeye başlanan bitki alanlarını üst üste mi çakıştırmalıydık? Metodlar hakkında konuşmak çok zamanımızı aldı ve araya sayısız gündelik olaylar girdi. Birkaç yıl sonra da ekonomik kriz oldu. İşler iyice aksadı ve zamanla bu işi yapacak ekip dağıldı. Ben de dahil olmak üzere herkes başka ülkelere yerleşti.
Ancak hepimizin içindeki pembe içgüdü bu işin yapılması gerektiğini söylüyordu. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nden WWF-Türkiye'ye transfer olan Önemli Bitki Alanları Projesi bitmiş ve alanlar belirlenmişti. Doğa Derneği de Önemli Kuş Alanları Projesi'ni devralmış, 1997'de basılan kitaba ek olarak 87 yeni alan belirlemişti. Bu sırada, diğer önemli alan kategorilerinde alanların nasıl belirleneceği de dünya genelinde çözülmüştü. İlk taslağı 2003 yılında hazırlanan metodolojiye göre bu alanların toplamına `Key Biodiversity Areas' deniyordu. Biz bu terimi Türkçede `Önemli Doğa Alanları' olarak kullanmaya karar verdik.
Pembe içgüdümüz bizi bu işi Kasım 2003'te YeşilAtlas'la birlikte bitirmeye zorluyordu. Çok sayıda uzman görüşü, yüzlerce harita ve binlerce satır veri harmanlandı. Önemli Doğa Alanları Kriterleri, dünyada ilk kez Türkiye'de uygulanmaya çalışıldı.
Sonuçta ortaya bir harita çıktı. Türkiye'nin 1987'de uzaydan çekilmiş fotoğrafına işlenmiş Türkiye'nin Önemli Doğa Alanları haritası. Gediz Deltası ve akrabası bütün miras coğrafyalar, binlerce kuş, bitki, kelebek, kurbağa ve insanın olduğu bir harita.
Haritaya hazırlandığı Kasım 2003'te 263 alan işlenmişti. Ocak 2004'e gelindiğinde ise alanların sayısı 266 oldu. Bu sayı zamanla artacak.

Göster
Hedef: Sıfır Yok Oluş!
Eylül 2003'te Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yapılan Dünya Parklar Konferansı'nda pek çok uluslararası kuruluş tarafından hem Önemli Doğa Alanlarının belirlenmesi metodu, hem de bunların çok özel bir alt grubu olan Sıfır Yok Oluş Alanları (Alliance for Zero Extinction Sites) tartışıldı. Bu alanlar dünyada sadece bir tek noktada yaşayıp (endemik), o bölgede de tükenme noktasına gelmiş türleri içeriyor. Bu durumdaki coğrafyalar elbette aynı zamanda önemli doğa alanı kabul ediliyor. Türkiye'de şu ana kadar yüz tane sıfır yok oluş alanı tanımlandı.
Sıfır yok oluş kavramı beni çok etkilemişti. Güney Afrika Cumhuriyeti'nden Türkiye'ye döndüğümde YeşilAtlas ekibi olarak dergiyi, haritayı ve daha ileriki aylarda başlatılacak kampanyayı bu isimle duyurmaya karar verdik. Hedefimiz sıfır yok oluştu ve çözüm hepsi birer miras coğrafya olan önemli doğa alanlarını korumaktı. Bir gün bu hedefe ulaşabilirsek, hiçbir kuş yuvası molozlar altında kalmayacaktı.

Umutlu Kampanya
Atlas ve Doğa Derneği olarak daha önce de kampanyalar yürütmüştük. Bunlar büyük ölçüde sonuç vermişti. Güzel bir rastlantı eseri kampanyasını yürüttüğümüz ilk miras coğrafya Gediz Deltası olmuştu. Gediz'i artık çok daha fazla tanıyan vardı. Atlas ve İzmir'deki Ege Doğal Yaşamı Koruma Derneği (EgeDoğa) Gediz'in korunması için çalışmaya da başladılar.
Ancak bugüne kadarki tüm kampanyalarda hep neyin olmaması gerektiğini söylemiştik. Olumsuz bir durumu, olumluya çevirmeye çalışmıştık. Bu nedenle de sonuç almakta zorlanmıştık.
Bu yeni kampanyanın farklı bir şey olmasını ve bir adım önden başlamasını istedik. Miras coğrafyaları sevmiş, onların doğadaki suretini bir haritanın üzerine işlemiştik. Ancak asıl iş şimdi başlıyordu. Bu bilgiyi ve sevgiyi herkesle paylaşmalı, Anadolu'nun derdini ve güzelliğini mümkün olduğunca çok insana anlatmalıydık. Coğrafya öyle güzeldi ki, onu bir kez tanıyan insan, yok olmaması için zaten kendiliğinden çalışmaya başlayacaktı.
Böylece şu ana kadar bildiğimiz tüm Önemli Doğa Alanları listesini Başbakan'a, Çevre ve Orman Bakanı'na, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı'na ve 81 ilin valisine göndermek fikri ortaya çıktı. Bu noktadan yola çıkarak `Sıfır Yok Oluş' internet sitesini hazırladık ve alanlar listesinin üstüne bir dilekçe yazarak Türkiye insanlarının kampanyaya destek vermesi için siteyi duyurmaya başladık.
Bugün, bu satılarları yazarken 724. imza Isparta'da bir öğrenci olan Şifa Merdanal tarafından atılmış durumda. Önümüzdeki günler ve aylarda kim bilir daha kaç el uzanacak bu imza dilekçesine. Anadolu'nun kim bilir neresinden, Iğdır'dan, Bayburt'tan, Diyarbakır'dan, Yogat'tan, Muğla'dan bir eczacı, bir çiftçi, bir öğretmen, bir işsiz, bir asker veya bir çocuk sessiz sedasız bu kampanyaya destek verecek. Umarım bu imzalar yüz binleri bulacak ve bir gün, şu yazıyı yazdığım aynı saatlerde bir miras coğrafyada sessiz sedasız soluk alıp veren bir ağacın, bir yabanlalesinin, bir sırtlanın, bir balığın veya bir yalıçapkınının hayatı kurtulacak. Sessiz sedasız ellerin sesleri duyulup sessiz canları ve miras coğrafyaları kurtaracak


Yakın zamana kadar karacaların bacaklarının baston yapımında kullanılması nedeniyle tür üzerindeki av baskısı üst seviyedeydi. Göster
Fırat Kıyılarında Son Yürüyüş
Bir gün, bir miras vadiye gitmiştim. Vadinin her yerinde suyun sesi yankılanıyordu. Duyduğum sesler bazen bir çağlayanı, bazen sakin bir ırmağı, kimi zaman dalgaların uğultusunu, bazen de masal perilerinin şarkılarını hatırlatıyordu. Vadinin iki duvarındaki oyuklar eğreltiotları ve yosunlarla kaplıydı. Kaya bloklarının arasında suyun sesini duyuyordum. Üstlerdeki mağaraların pencerelerinde ebabillerin çığlıkları yankılanıyordu. Yeni biten barajın kapakları birkaç hafta önce kapatılmıştı. Kısa zaman sonra tüm vadiyi sular kaplayacaktı. Burası, Fırat kıyılarıydı.
Vadinin kıyısında sabanıyla tarlasını süren bir yaşlı adama rastladım. `Amca' dedim, burasını az bir zaman sonra sular alacak. Bilmez misin?' `Bilirim ya' dedi. `Bilirsen tarlanı niye sürersin' dedim. Gözlerini önüne eğdi ve `Öleceğini bildiğin hastaya da bakarsın, sen olsan bakmaz mısın' dedi. Donakalmıştım. Gözlerimin önüne Gediz'deki yuvalarının üzerini molozlar kaplayan mahmuzlu kızkuşları geldi. Aynı dili konuştuğum türdeşlerim karşısında ne kadar fukaraydım, ne kadar da çaresiz.
Bugün, yok oluşu tersine çevirebilmek için insanların yapacak çok şeyi olduğuna inanıyorum. Bir imza, bir söz, bir fotoğraf, bir dilekçe, içten bir gülüş, bir yasa ya da bir kısa yazı. Hepsi hastaya şifa veren ilacın damlaları. Yavaş yavaş, birer birer. Koskaca bir deltayı yapanlar da küçük kum tanecikleri, onu koruyanlar da.
Gelecek, yok ederek yaratanların değil, elindekini koruyanların olacak.

Kırmızı toprak yapısıyla Mars yüzeyini andıran Iğdır'daki Tuzluca bozkırları, Türkiye'deki en nadir bitkilerin yaşadığı bir doğa alanı. Göster
Önemli Doğa Alanı Nedir?

Önemli Doğa Alanları (Key Biodiversity Areas), Conservation International, BirdLife International ve PlantLife tarafından geliştirilen bilimsel kriterlere göre uluslararası öneme sahip olduğu kanıtlanmış alanlardır. Alanların Türkiye'de belirlenmesi ile ilgili bilimsel çalışmalar İngiliz Kraliyet Kuşları Koruma Derneği'nin (Royal Society for the Protection of Birds) desteğiyle BirdLife International ve Doğa Derneği tarafından sürdürülmektedir.
Alanlar iki ana kriter kullanılarak belirlenmektedir.

Cilo Dağı uzun yıllar bölgede yaşanan olaylar nedeniyle az araştırılabilmiş bir coğrafya. Göster
Ana kriter 1:
Hassaslık (Vulnerability)
Nesli tehlike altına düşmüş türlerin önemli popülasyonlarını barındıran alanlardır. Nesli tehlike altında olan canlıların pek çoğu olağan koşullar altında geniş bir alana yayılma eğilimi gösterse de, bugün insan baskısıı nedeniyle birbirinden kopuk ve çoğunlukla kendisini çevreleyen alanlardan kolayca ayrılabilen coğarafyalarda skışıp kalmışlardır. Örneğin, toy (Otis tarda) adlı kuş türü elli yıl öncesine kadar Türkiye'deki hemen tüm bozkır ve tarım alanında yaygın olarak üremekteyken, bugün yalnızca 20-30 alanda kalmıştır. Buralar genellikle Anadolu'daki son geniş bozkır alanlarını veya avcılık baskasının nispeten az olduğu geleneksel tarım alanlarını içermektedir. Önemli Doğa Alanı kriterleri, nesli tehlike altındaki türler hakkındaki bilgileri kullanarak `hassas' coğrafyaları belirler.

Ana kriter 2:
Benzersizlik (Irreplaceability)
Yeryüzündeki bazı alanlar insan baskısı olmasa da kendilerini çevreleyen geniş coğrafyadan farklı özellikler taşır ve bu fark çoğu zaman belirgin doğal sınırlarla kendini gösterir. Örneğin, Tuz Gölü, Orta Anadolu bozkırlarının ortasında daha ilk bakışta farklı bir oluşum olarak göze çarpar. Biyocoğrafik olarak küçük bir iç deniz özelliği taşıyan Tuz Gölü, dünyanın başka hiçbir yerinde yaşamayan pek çok bitki ve hayvan türünün tek yaşam alanıdır. Turnaların (Grus grus), flamingoların (Phoenicopterus ruber) ve sakarca kazlarının (Anser albifrons) dünya nüfusunun önemli bir kısmı yılın belli dönemlerinde bu gölün etrafında yaşamaktadır ve Tuz Gölü yok olduğu takdirde gidebilecekleri ikinci bir coğrafya daha yoktur. Önemli Doğa Alanı kriterleri, Tuz Gölü gibi benzersiz coğrafyaları tanımlayabilmek için üç ayrı ketegoriye giren canlı topluluklarıyla ilgili verileri değerlendirir: Dar yayılışlı türler; tek bir biyoma endemik türler; ve yoğunlaşan türler.
Bu kriterler, bugüne kadar dünyanın pek çok yerinde Önemli Kuş Alanlarõnõn belirlenmesi için kullanılmıştır. Son yıllarda aynı yaklaşım bitkiler başta olmak üzere pek çok başka canlı için de kullanılmaya ve Önemli Doğa Alanları bir bütün olarak ele alınmaya başlamıştır.
Bu çalışmaların ilk aşaması olarak tüm dünya genelinde `Sıfır Yok Oluş Alanları' belirlenmeye başlamıştır AZE (Alliance for Zero Extinction) Sites. `Sıfır Yok Oluş Alanları' yeryüzünde başka hiçbir noktada yaşamayan ve burada da IUCN'in kırmızı liste kriterlerine göre nesli CR veya EN kategorilerinde tehlike altında olan bir ya da daha çok canlı türünü içermektedir. Özetle bu alanlar, birinci ve ikinci ana kriteri aynı anda sağlayan Önemli Doğa Alanlarıdır hem çok hassas, hem de benzersiz alanlar.
Tuz Gölü, Türkiyede'ki "Sıfır Yok Oluş Alanlarından" biri.

GÜVEN EKEN

Görüşünü
Bildir
Not Ver Arkadaşına
gönder
Haberi yazdır
Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.